• Çar. Şub 11th, 2026

CezaHukuku.Org

Ceza Hukukunun İnternet Adresi

Ölüm Cezası: İnsanlık Dışı Bir Atavizm

Byİlker Tepe

Eki 29, 2025

Ölüm Cezası – İnsanlık Dışı Bir Atavizm*

Prof. Dr. Ulrich Klug

(Çev: İlker Tepe)

Günümüzde halen kendi hukuk sistemlerinde ölüm cezasını, başvurulabilir bir yaptırımı olarak muhafaza eden çok sayıda ülkenin varlığı moral bozucu bir gerçektir. Moral bozucudur zira böylesine insanlık dışı, yaşamı ortadan kaldıran araçların el altında tutulmasının ve hatta yeniden canlandırılmasının rasyonel bir gerekçesi yoktur.

Ölüm cezasının en ağır suçlarda caydırıcılığı sağlamak adına vazgeçilmez/kaçınılmaz olduğu fikri, sözüm ona çaresizce benimsenen rasyonel bir temellendirme olarak kararlıca ileri sürülmektedir. Bu kararlılık, özellikle terörizm ve rehin alma suçları ile savaş zamanlarında işlenen suçlarda kendini gösterir. Bu temellendirmeye karşı her şeyden önce şunlar söylenmelidir:

Cezanın herhangi bir caydırıcı etkisinden söz edilecekse, bu etki ancak kasten ve tasarlanarak işlenen suçlar için geçerli olabilir. Ne var ki hâkim uygulama göz önünde bulundurulduğunda; ağırlıklı olarak ölüm cezası tehdidinin yöneldiği suçlarda – örneğin öldürme suçlarında – bu caydırıcılık varsayımlarının genellikle boşa düştüğü görülür. Zira bu tür suçlar sıklıkla [örneğin öfke gibi, ç.n.] bir duygulanım halinde işlenir. Dolayısıyla söz konusu suçlarda ölüm cezası tehdidinin caydırıcı etkisi, suç yolunda harekete geçildiği andan itibaren saydamlaşır. Bu saydamlaşma hali sadece bu suçların failleriyle sınırlı değildir. Aynı durum, uygulamada sıkça karşılaşıldığı üzere, etkinliklerinin motivasyon süreci kural olarak aşırı hoşgörüsüz ve katı muhafazakar olan siyasi veya dini fanatiklerin eylemleri için de geçerlidir.

Ölüm cezası üzerinden inşa edildiği iddia edilen caydırıcı etki ile ilgili olarak suç istatistiklerinin analizi de göz ardı edilemeyecek bir öneme sahiptir. Mevcut rakamlar, gün ışığındaki şu gerçeği açık bir dille işaret ediyor: Farklı ülkelerden edinilen istatistiklere göre, ölüm cezasının kaldırılmasına rağmen ağır/nitelikli suçların işlenme oranlarını artmamış, bununla birlikte ölüm cezasının getirilmesinden sonra aynı suçlarda bir azalma da gözlemlenmemiştir. Caydırıcılığından hareketle ölüm cezasının gerekli bir enstrüman olduğu iddiasının ispat yükü, bu iddiayı ileri sürenler üzerindedir.

Ölüm cezası sorunsalına ilişkin kamuoyu araştırmalarını referans almak da rasyonel bir ölçüt ortaya koymaz. Tecrübeyle sabittir ki bu tarz anketlerin sonuçları koşullara göre ciddi değişimlere uğrayabilir. Ağır cinayetlerden yahut bombalı terörist saldırılarından sonra yapılan anketlerde ölüm cezasını destekleyenlerin sayısında artış olur. Buna karşın ceza mahkemesince ortaya çıkarılan bir hata sonucu masum insanların ölüm cezasına mahkûm edildiğinin anlaşılması halinde, bu kez ölüm cezasının kaldırılmasını destekleyenlerin sayısı artar.

Ölüm cezasını destekleyenler genellikle bu cezanın bilhassa cinayet/nitelikli öldürme teşkil eden fillerin karşılığı olarak [intikam sadedinde, ç.n.] uygulanması gerektiğini ileri sürerler. Bu gerekçe rasyonellikten uzaktır çünkü bu tarz bir temellendirme, satır aralarına gizlenen intikam arzusuna – başka bir deyişle alabildiğine irrasyonel bir ihtiyaca/beklentiye – yönelik çağrıyı perdeler. Suçlunun öldürülmesinin işlediği suçun bir “kefaret”i olarak elzem olduğu iddiası da aynı ölçüde irrasyoneldir. Şayet buradaki temellendirmede toplumla yasa tanımazın [failin, ç.n.] uzlaşması/denkleşmesi kastediliyorsa, bu uzlaşmadan/denkleştirmeden bir infaz sonucu çıkmaz çünkü ölüm cezası, taraflardan birinin radikal bir şekilde ortadan kaldırılmasıyla bu uzlaşmayı/denkleştirmeyi olanaksız kılar. Oysa ayrıntılı bir psikolojik analiz; cezalandırmanın bir amacını betimleyen kefaret kavramının – kısas düşüncesinde olduğu gibi – intikam arzusundan başka bir anlam ifade etmediğini, bunun ciddiye alınması gerektiğini ve bilinçaltına kök salmış atavistik ve ilkel insan korkularıyla bağlantılı bir fenomenden ibaret olduğunu, bununla birlikte irrasyonel niteliğiyle cezalandırma için herhangi bir sınırlayıcı ölçüt ortaya koyamayacağını gösterir.

Ölüm cezasını yasaklı hale getiren kararlı ve asla göz ardı edilemeyecek rasyonel bakış açısı, sırtını esasında masum olan bir mahkûmu idama götüren adli hatanın geri dönüşümsüz oluşuna yaslar. Bu durum ölüm cezasını, hatalı bir kararla hükmedilen ve uygun bir tazminatla telafinin sağlanabileceği hürriyeti bağlayıcı bir cezadan tartışmasız biçimde ayırır. 

Hata asla tamamen ortadan kaldırılamaz. Bu durum, emare delillere dayalı olarak ölüm cezası verilmesinin yasaklanması gibi nitelikli/ağırlaştırılmış [katı, ç.n.] delil uygulamalarında da geçerlidir. Zira tamamen mantıksal bir değerlendirme sonucunda her delilin bir tür emare niteliğinde olduğu ortaya konulabilir. Yanıltıcı örnekleriyle sıkça karşılaşıldığı üzere itiraf da sadece bir emare delildir. Gerçeğe aykırı itiraf niteliğindeki beyanlara ölüm cezası söz konusu olduğunda da rastlanır. Böylesi bir durumda ölüm cezasının infazı, geri dönüşümsüz bir adli cinayete dönüşür! Bu apaçık gerekçelere karşın halen ölüm cezasını desteklemeye devam edenler,  bir suçlunun öldürülmemesi riskini göze almaktansa bir masumun idam edilmesinin kabul edilebilir olduğuna varabilecek insanlık dışı bir maksimle hareket etmektedirler.  

Bu dilemmadan kaçış yoktur. Dolayısıyla ölüm cezası daima insanlık dışı kalacaktır ve bu ceza insan haklarını merkeze çekerek dünyadaki tüm hukuk sistemlerinden kaldırılmalıdır. Özellikle bu cezanın siyasi veya dini açıdan farklı düşünenleri ortadan kaldırmak için onarılmaz etkileri olan bir iktidar silahı olarak kullanılabileceği aşikârdır. Nihayet ölüm cezasının uygulanabilir olması, yaşamaya değmez insanların var olduğu şeklindeki insanlık dışı önyargıyı da devam ettirir. Bu yaklaşım 1966 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Sözleşmesi’nin [Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme, ç.n.] önsözünde ifade edilen “insanlık ailesinin tüm mensuplarının doğuştan sahip oldukları onurun tanınması” ile bağdaşmaz.  

Hümanizmi her şeyi önceleyen bir pozisyona konumlandıran herkes, ölüm cezasının kaldırılmasına ilişkin evrensel bir sözleşmenin imzalanarak yürürlüğe girmesi için yorulmak bilmez bir çabayla çalışmalıdır.


* “Die Todesstrafe – ein unmenschlicher Atavismus”, Rechtsphilosophie Menschenrechte Strafrecht – Aufsätze und Vorträge aus den Jahren 1981 bis 1993, (Hrsg: Günter Kohlmann), Carl Heymanns Verlag, Köln/Berlin/Bonn/München 1994, s. 255 – 258.

By İlker Tepe

İlker TEPE, Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olduktan sonra aynı Üniversiteye bağlı Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalında ceza hukuku alanında yüksek lisans öğrenimini tamamlamıştır. Almanya’da Friedrich Alexander Üniversitesi (Erlangen) Hukuk Fakültesi ve Julius Maximilian (Würzburg) Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde misafir araştırmacı olarak bulunmuştur. İngilizce ve Almanca bilmektedir.